Dışlanmış Hissetmek ve Ait Olamamak
- Şura Aydın
- Dec 13, 2025
- 2 min read

Dışlanma düşüncesi, kalabalık ve tanıdık bir grubun içinde dururken kendini yalnız hissetme ve kendine yer bulamama hâlini çağrıştırıyor. Sanki insanlar hep beraber bambaşka bir dili konuşuyor gibi olan, fakat bu dilin bir türlü kavranamadığı anlar… Anlamak için çaba gösterildiğinde bile o dil tam olarak içselleşmiyor; kelimeler, jestler, insanların aralarındaki görünmez uyum hep bir adım uzakta kalıyor.
Bu durum tekrarlandıkça da belki girilen her ortamda aynı deneyimin yaşanacağına dair sessiz bir beklenti oluşuyor. Bu beklenti hem koruyucu hem de sınırlayıcı olabiliyor. Gitmemek, denememek, yorulmamak adına alınmış küçük kararlarla zamanla bir yere ait olma hissinin de fark ediliyor. Yine de ara ara bir başka ortamda, başka koşullarda bunun değişebileceğine dair bir umut beliriyor. O umut zaman zaman gerçeğe yaklaşır gibi oluyor; sonra yeniden aynı duygular geri dönüyor.
Bu döngüyü birine anlatmak zor. Anlatıldığında ya tam anlaşılmıyor ya da kelimelere dökülmesi güç olduğu için eksik kalıyor. Bazen hissin kaynağını insan kendisi de tam olarak ayırt edemiyor: Nesi yanlış? Nesi eksik? Dışlanmışlık gerçekten dışarıdan mı geliyor, yoksa içte bir yerden mi doğuyor?
Zamanla daha büyük sorular beliriyor belki:
Toplumun bir parçası gibi hissetmek mümkün mü? Bir bütünlük hissi ne zaman oluşur? Ben kimim, evim neresi? Nereye aitim?
Kimlik, yönelim, aidiyet gibi hem kişisel hem ilişkisel alanlara yayılan konular bu sorularla iç içe geçiyor. Olduğun gibi olmanın neden zorlaştığını anlamaya çalışmak bile başlı başına bir mücadele hâline gelebiliyor. Yine de bir arzu hep orada: bir yere, bir dile, bir topluluğa, bir ilişki alanına yerleşebilme arzusu. Bir “yerim var” hissi… Bu duygu eksik olduğunda, sanki tanımı belirsiz bir yasın içinden geçiliyormuş gibi. Ne kaybın adı tam konuyor ne de üzerinden atlamak mümkün oluyor.
Belki de bu noktada önemli olan, dışlanmışlık hissinin ne söylediğini duyabilmek. Bu duygunun hangi deneyimlerle beslendiğini, nerelerde güçlendiğini, nerelerde hafiflediğini fark edebilmek. Bazen insanın kendi içine tuttuğu bu bakış, daha önce adlandırılamayan alanları görünür kılıyor. Analitik çalışma da tam olarak bu görünürlük hâlinin yavaşça oluşabildiği bir yer olabiliyor; duygunun kaynağına, taşıdığı anlamlara ve kişinin kendine ait bir yer bulma arayışına dikkatle, birlikte bakılabildiği bir alan.


